23.07.2022

TINY HOUSE DENEYİMİM

 





TINY HOUSE NEDİR ?

 

Son dönemin en popüler yapılarından biri olan tiny house ların ana amacı minimal, tüketimden uzak, doğaya dost ve sürdürülebilir bir yaşam tarzı sunmak.

 

Ev deyip geçmekte biraz haksızlık aslında. Çünkü kendi küçük keyfi büyük bu evler aynı zamanda bir akım da. 2008 – 2012 Küresel Ekonomik Kriz esnasında özellikle batı ülkelerde gelişmeye başlayan ve çığ gibi büyüyen bir akım hem de.

 

İnstagram gönderisine ‘hashtag’ ‘tinyhouse’ yazanlara çokça tanık olmakla beraber, gerçek anlamda minimal yaşamı seçerek bu evleri tercih edenlerde günden güne artıyor. Elon Musk bu akıma dahil olmuş en zengin kişi : ) SpaceX girişimi üzerinde çalışırken Teksas’ta yaşadığı minik evinden bahsetmiş ve ‘Küçük bir ev de yaşamak daha ev gibi geliyor’ diye de tweet atmıştı hatırlarsanız.

 

Daha az alana ve dolayısıyla daha az eşyaya sahip olmak hayatımızı inanılmaz derecede kolaylaştırıyor. Öyle ki bunu deneyimleyene kadar da oda sayısı bol evlerimizde gereksiz ne gibi işlerle uğraştığımızın farkında bile olmuyoruz. Daha az eşya hayata daha fazla zaman demek bi yerde aslında. Üstelik konfor olarak baktığımızda eksilen hiçbir şeyde yok. Evler her türlü imkanı fazlasıyla sunuyor çünkü. Ben kendi kocaman mutfağımda kahve makinesine bir yer bulamamaktan şikayet ederken, minik evimizin kahve makinesinden mis gibi kokular geliyordu hem de mandalina ağaçlarına bakan minik penceresinin önünden : )

 

Küçük ama mükemmel şekillendirilmiş bu evlerde konaklamak çok keyifli. Şartlarım el verse sadece konaklamak için değil bir yaşam tarzı olarakta  benimsemeye çok hazırım ama arazi maliyeti gibi faktörler şu an benim için buna engel.

 

                             BENİM TINY HOUSE DENEYİMİM

 

Kendi küçük keyfi büyük evimizi  @hideawaybodrum misafirperverliğinde deneyimleme şansım oldu. Bodrum Dereköy’de mandalina bahçeleri içinde, zeytin ve nar ağaçları altında şahane iki gün geçirdim.

 

@hideawaybodrum un şu an için aktif hizmet veren iki tiny house u var. Bir diğeri de yapım aşamasında. Aynı bahçe içerisinde bir de orijinal bir Bodrum evi var ki dileyen misafirler yakın zaman da bu ‘taş evde’ de konaklayabilecekler.

 

Biz konumuza dönelim : ) Minik evimize odaklanalım. Oda sayısı fazla, pencere sayısı az yeni nesil apartman dairelerimiz bu şirin evimiz kadar güneş görmüyor mesela. Güneş. Bir çoğumuz için enerji kaynağı, mutlu olma sebebi. Güne 1 – 0 yenik başlıyoruz o dairelerde. Güneşi bol alanlar varsa içimizde, onlar şanslı bir nebze de olsa.

 


Geniş camlar hem tüm gün güneş alıyor hem de bulunduğunuz her noktadan sınırsız manzara imkanı sunuyor. Kitap okurken başımı kaldırıverdiğimde mandalina ağaçları ile göz göze gelmenin verdiği mutluluk var aklımda şu an J

 

İki katlı olan evlerin büyüklüğü ve iç dizaynı değişebiliyor. Alt katta genelde salon olarak kullanılabilecek bir alan, mutfak ve banyo oluyor. Yatak odası ise evimizin üst katında. Yatağın üzerinde kocaman bir pencere. Kendinizi uykunun savunmasız kollarına bırakmadan önce hafızanıza kazınan son şey gökyüzü ve yıldızlar. Benim şansıma o gece bir de dolunay.

 

Tek yatak odası olmakla beraber benim kaldığım evde de  olduğu gibi bir çok tiny house da oturma bölümünde ki koltuklar çift kişilik yatak olabildiği için bu evler her şekilde dört kişiyi aynı anda ağırlayabiliyor.

 

50 metre ötemde ki tiny house da bir aile yaşıyor mesela hem de köpek ve kedileriyle. Hiçte sığamıyor gibi bir halleri de yok üstelik. Çünkü yer algısının büyüklüğü tamamen beynimizde. Çünkü içinde bulunduğumuz düzen bizi alışveriş yapmaya, tüketime ve aldıklarımıza sürekli yeni yerler açmaya sevk ediyor. Ve değişime de işte tam da buradan başlamak gerekiyor.

 

Tiny house ların bulunduğu arazinin sahibinin de çocuklu bir aile olduğunu ve aynı şekilde konakladığını öğreniyorum. İki çocuklu bir aile ve mükemmel bir minimal yaşam. Çocuklar için ne büyük şans, ne büyük deneyim. Odalarında aradıklarını bulamayan, her sabah kendilerini bekleyen servislerine geç kalan öğrencilerimi düşününce… Bahsettiğim ailenin çocukları okullarına  tiny house dan gidiyorlar. Servisleri onları buradan alıyor. Ve babalarının dediğine göre dairede yaşarken geç kalan çocuklar, tiny house da ışık hızıyla hazırlanıp çıkabiliyorlar. Ah bunu düşünmek içimi ısıttı benim şu an. Yaşamak istediğim hayat bu. Ben işime minik evimden çıkıp gitmek istiyorum. Sınav sorularını da mandalina bahçelerine bakarak hazırlamak : )

 

‘Sığamayız, çocuklarla yapamayız, yemek masasını koyacak yer yok’ bunlar hep bizim bahanelerimiz. Tecrübe ettim gördüm. Çocuklu aile de yaşıyor, evcil hayvanı olanda. Yemek masası da sığmış pek güzel  J

 

Bahçe manzaralı şahane bir mutfağı var. Bulaşık makinesi, set üstü ocak ve mikro dalga gibi temel ihtiyaçlardan kahve makinesi gibi minik ev aletlerine kadar her detay düşünülmüş. Yatak odasına çıkan merdivenlerin altı her türlü ihtiyacınız için kullanılabilecek dolaplara dönüştürülmüş. Bu dolaplardan birinin içinde çamaşır makinesi var.

 

Mutfağın hemen yanında minik bir banyo ve wc alanı var. Duşun penceresi açıldığında zeytin ağaçlarına bakıyor. Manzaralı minimal banyolar en sevdiğim : )

 


Televizyon, netflix, internet bağlantısı elbette var. Evlerimiz klima ile ısınıyor ya da soğuyor.

 

Bahçesi tam keyif yapmalık. Buram buram kekik ve mandalina kokan bir bahçede mangal yakabilir ya da ateş başında bişiler içebilirsiniz. Home ofis çalışanlar için biçilmiş kaftan bir ortam var. Zaten bu evler biraz da pandemi döneminde popülerliğini arttırmadı mı ülkemiz de ?

 

Ben burada sizlerle benim konakladığım, deneyimlediğim evi paylaşıyorum. Evlerin manzara ve dizaynları farklı olsa da amaçları aynı. Minimal düzen içinde kendimize, dolayısıyla hayata daha çok zaman ayırmak. Daha huzurlu, daha kaliteli vakit geçirmek.

 

Bazen okumak ve hatta görmek bile yetmiyor. Deneyimlemek ve öyle karar vermek en doğrusu. Uzun süredir aklımda olan bu konaklama seçeneğini deneyimleyebildiğim için mutluyum. Ve umarım benim için sadece deneyim olarak kalmaz, bir yaşam tarzına da dönüşebilir.

 

Deneyimlerimi paylaşırken en büyük isteğim benimle beraber aynı heyecanı duyabilmenizi sağlamak. Ancak bunu sağlayabilirsem bazı ön yargıları kırabileceğimi, bazen çok uzak gibi görünen bir fikri ‘işte bunu ben de deneyebilirim’ diyerek gerçekleştirebileceğinizi biliyorum çünkü. Dilerim tiny house da bunlardan biri olur hayatınızda.

 

Basit yaşayacaksın hayatı. Penceren denize, ağaca baksın yeter…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

28.06.2022

 




                                            SCHENGEN VİZESİ NEDİR, NASIL ALINIR ?

 

Neler çektim vakti zamanında bu vizeyi alabilmek için. Şimdi yeşil pasaport ile gezebilme rahatlığına ulaşmış olsam da bugüne kadar gezdiğim ülkelerin neredeyse üçte ikisi Schengen alabilme stresi ile gezildi bunu da belirtmek isterim. Hollanda’dan aldığım ret bile vardır ki o da ayrı bir yazı konusu : )

 

SCHENGEN VİZESİ NEDİR?

 

Schengen vizesi: Schengen Bölgesi olarak bilinen, Avrupa da 26 ülkeyi kapsayan ve tek bir vize ile tüm bu ülkeleri gezmenize olanak sağlayan vizenin ta kendisi. Örnek vermek gerekirse Schengen vizenizle Fransa’ya gittiğinizde, oradan Hollanda’ya, oradan Belçika’ya geçebileceğiniz anlamına geliyor.

 

SCHENGEN VİZESİ İLE GİDİLEBİLECEK ÜLKELER:

 

Almanya, Avusturya, Belçika, Çek, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İtalya, İzlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Lihtenştayn, Macaristan, Malta, Norveç, Polonya, Portekiz, Slovakya, Slovenya, Yunanistan.

 

VİZE İLE İLGİLİ BİLİNMESİ GEREKENLER:

 

·         Her vizenin üzerine bir geçerlilik süresi basılır ve bu süre içinde gidip dönmüş olmanız gerekir.

·         Her 6 ayda en fazla 90 gün Schengen Bölgesi’n de kalabilirsiniz. Yani 6 aylık bile vize almış olsanız, 90 gün sonunda Schengen Bölgesi’nden ayrılmanız gerekir.

·         Bir yıllık Schengen vizeniz varsa yine aynı kural geçerli. Vizenizin ilk 6 ayında 90 gün, ikinci 6 ayında bir 90 gün daha olacak şekilde toplam 180 gün  Schengen Bölgesi’n de kalabilirsiniz. Farklı ülkelerde olmanız önemli değil, önemli olan Schengen Bölgesi’n de geçirilen toplam GÜN sayısı.

·         Vize başvurusuna giderken pasaportunuzun en az 6 ay geçerli olması gerekmektedir. Pasaportunuzun süresi bittiğinde bu pasaporta basılı devam eden bir vizeniz varsa, yeni pasaportunuzla birlikte eski pasaportunuzdaki vizeyi göstererek ülkeye giriş yapabilirsiniz.

 

 

AYNI VİZE İLE KAÇ KEZ SCHENGEN BÖLGESİNE GİRİLEBİLİNİR ?

 

Schengen vizesi veriliş şekline göre üç çeşit giriş sağlıyor. Bunlar : tek giriş olan SINGLE ENTRY, çift giriş sağlayan DOUBLE ENTRY ve çoklu giriş sağlayan MULTIPLE ENTRY.

 

 

SINGLE ENTRY:

Eğer vizenizde tek giriş yazıyorsa, o vize ile bir kez Schengen Bölgesi’ne giriş yapabilirsiniz. Örneğin Yunanistan’a gittiniz ve Türkiye ‘ye geri döndünüz. Vize süreniz devam ediyor bile olsa vizeniz geçerliliğini yitirir. Yeniden Schengen Bölgesi’ne girebilmek için bir vize daha almak gerekir. ANCAK Schengen Bölgesi’ni terk etmeden ülkeden ülkeye geçiş yapabilirsiniz. Yukarıda ki örnekte bahsettiğim gibi Yunanistan’a gittiğinizi farz edersek Türkiye’ye dönmeden diğer Avrupa ülkelerine geçiş yapabilirsiniz. Burada önemli olan tek şey Schengen Bölgesinden ayrılmamak ve 6 ayda 90 gün sınırını aşmamak.

 

DOUBLE ENTRY:

Eğer vizeniz çift girişli ise vize süreniz boyunca Schengen Bölgesine iki kez giriş çıkış yapabilirsiniz. Yine 6 ayda en fazla 90 gün kalabilirsiniz. Bir yıl geçerli vizeniz varsa ilk 6 ayında 90 gün, 2. Altı ayında bir 90 gün daha kalabilirsiniz. İlk 6 ay içinde 2 kez giriş çıkış yapsanız dahi tek seferde toplam 180 gün kalamazsınız.

 

MULTIPLE ENTRY:

Vizeniz de çoklu giriş izni varsa Schengen Bölgesine sınırsız sayıda giriş çıkış yapabilirsiniz. 6 ayda 90 gün kuralı her şekilde geçerli.

 

HANGİ ÜLKEDEN VİZE BAŞVURUSU YAPMALI:

 

Burada en önemli olan nokta ilk olarak hangi ülkeye giriş yapacağınız. Her zaman ilk gideceğiniz ülkeye başvuru yaparak vize almalısınız. Schengen Bölgesinde serbest dolaşım hakkı olsa da, ülkeye ilk girişte görevli memurun sizi farklı bir ülkenin vizesi ile kendi ülkesinin sınırlarına almama yetkisi var. Almanya bu anlamda en kuralcı ülkelerden. Elinizde devam edeceğiniz ülkenin bileti varsa işiniz kolaylaşabilir ama yine de risk almamakta fayda var.

 

Ülkemizde vize başvuruları o ülkenin konsolosluklarına yapılıyor olmakla beraber artık bir çok ülke hem kolaylık sağlamak hem de işleri hızlandırmak adına başvuruları aracı şirketler vasıtasıyla kabul ediyor. Bu kurumlar şüphesiz vizenize karar veren kurumlar değiller. Onlar sadece evraklarınızın işleme konulmasını sağlıyorlar.

 

Almanya, İtalya gibi ülkeler IDATA ile çalışırken; Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa ve Estonya gibi ülkeler VFS GLOBAL ile evrak kabul ediyorlar. Aracı kurumu vize başvurusu yapmadan önce internet den araştırmayı ve o ülke için istenen evrakları kontrol etmeyi unutmayın. Bir çok evrak aynı olsa da ülke bazında değişiklik gösteren ya da ilk başvurularda ekstra istenen evraklar olabiliyor.

 

 

BAŞVURU SÜRECİ:

·         Pasaportunuzun geçerlilik süresini kontrol edin

·         Gideceğiniz ülkenin çalıştığı aracı kurumu kontrol edin

·         Bu kurumdan randevu almak için online başvuru yapın ya da telefon edin

·         Kurumun sayfasında yer alan, istenen evrakları hazırlayın

·         Verilen gün ve saat de aracı kurumda olun. Vize ücretinizi ödeyip, biyometrik kayıtlarınızı yaptırın ve evraklarınızı teslim edin

·         Artık dua ederek beklemeye başlayabilirsiniz. Pasaportunuz başvuru işlemleri sırasında verdiğiniz adrese gelecek. Bazen mesaj yolu ile vizenizin onaylanıp onaylanmadığını pasaportunuz elinize ulaşmadan öğrenme şansınız oluyor. Bazen bu msj gelmiyor ve eliniz kalbinizde, gözünüz yolda pasaportu bekliyorsunuz.

 

GEREKLİ EVRAKLARI HAZIRLAMA:

 

Pasaportunun en az 6 ay geçerli olduğunu kontrol ettiniz. Sıra geldi evrakları hazırlamaya. ( Nadir olarak bazı ülkeler 6 ay değil en az 1 yıllık geçerlilik süresi isteyebiliyor. Kontrol etmeyi unutmayın. )

Schengen vizesi için gideceğiniz ülkenin başvuru formunu doldurmanız gerekiyor. Tüm ülkelerin kabul ettiği standart bir form yok. Ülkeden ülkeye değişiklik gösteren bu formu gideceğiniz ülkeye göre dolduruyorsunuz. Aynen form da olduğu gibi evraklarda farklılık gösterebiliyor. Özellikle ilk başvurularda fazladan belgeler istenebiliyor. Başvuru yapacağınız aracı kurumun sayfasında öğrenci ya da çalışan; turizm ya da iş amaçlı olarak istenen evrakları grup grup görüyor ve ona göre hazırlıyorsunuz.

 

Aracı kuruma hazırladığınız belgelerinizi teslim etmek için bu kurumdan randevu almanız gerekiyor. Bu randevuyu aracı kurumların web sitelerinden bir form doldurarak yapıyorsunuz. Slovenya dışında tüm ülkelerin başvuruları aracı kuruma yapılıyor sadece bu ülke için konsolosluğuna başvurmanız gerek.

 

Eğer ilk kez vize başvurusu yapıyorsanız parmak izi gibi işlemler için birebir kendinizin bulunması gerekiyor ancak 5 yıl içinde parmak izi verdiyseniz, vize başvurusu için yerinize bir başkasına vekalet verebiliyorsunuz. (İki yaş altı çocuklar parmak izi vermekten muaf )

Vize merkezine geldiğinizde sıra numarası alarak bekliyorsunuz.

 

VİZE ÜCRETLERİNİN ÖDENMESİ:

 

Schengen vize ücretlerini ve vize merkezi işlem bedelini, başvurduğunuz ülkenin bağlı olduğu aracı kurum gişelerinden Euro ya da tl olarak ödüyorsunuz. Bu dekontu da başvuru belgeleriniz arasına ekliyorsunuz. Gideceğiniz ülkenin bir aracı kurumu yoksa, direkt ülkenin konsolosluğuna başvuru yapmanız gerekiyorsa, ücreti konsolosluğun verilen banka hesabına yatırmanız gerekiyor.

VİZE HAKKINDA EN ÇOK SORULAN SORULAR.

 

1.       Vize kaç gün de çıkar?

 

Çoğu zaman 5 gün için de çıksa da bayram, tatil gibi durumlarda 10 günü aştığı olabiliyor.

 

2.       Vize ile ülkeye giriş garanti mi?

 

Hayır değil. Herhangi bir nedenle sınır görevlisi sizi ülkeye vizeniz olsa dahi almayabilir.

 

3.       Vize alamadım ne yapmalıyım?

 

Başvurunuz evrak eksikliği, hatalı belge sunma ya da gitmek isteme sebebinizi yeterince açık ifade edememe gibi nedenlerle reddedilebilir. Bu durumda itiraz etme ve yeniden başvuru yapmak için 1 ayınız var. Bunun için yeniden vize ücreti ödemeniz gerekiyor. İlk ödediğiniz ücret yanıyor.

 

4.       Daha önce Schengen almış olmam işi mi kolaylaştırır mı?

 

Evet kolaylaştırır. Hem vizenizin çıkma süresinde hem de daha uzun süreli vize almanız konusunda size kolaylık sağlar.

 

5.       İlk başvuru hangi ülkeye olmalı?

 

Ülkeler arası geçiş olsa da ilk başvuru her zaman ilk gireceğiniz ülkeye olmalı. Buradan başka bir ülkeye aktarma yapacaksanız uçuş biletiniz işinizi kolaylaştırır ama yine de sınır görevlisinin sizi almama yetkisi olduğunu unutmayın.

 

6.       Hesapta ne kadar para olması gerek?

 

Bu gideceğiniz ülkeden kalacağınız gün sayısına ve hatta kaç kişi gideceğinize göre değişen bir rakam. Hesabınızda ki para ne kadar yüksekse o kadar iyi.

 

 

7.       Hangi ülkeden daha kolay vize alırım?

 

Vize başvurularında inisiyatif tamamen konsolosluklar ve büyükelçiliklere aittir. Burada en önem verilen konu ise güven. Başvuru sahibinin Türkiye’de bir işi, kurulu düzeni, aylık belli bir geliri, mal varlığı varsa, yabancı bir ülkeye yerleşmeyeceğine kanaat getirilirse vize alması kolaylaşır. Ancak başvuru sahibinin Türkiye’de düzenli bir işi yoksa, bankada gösterdiği para azsa vize yetkilisi bu kişinin kendi ülkesinde kalacağını düşünür ve vizesine ret verebilir. Bunun dışında ülkelerin birbirleriyle olan politik durumları bile bunu anlık etkileyebilir.

Avusturya’nın vize konusunda en çok zorluk çıkaran ülkelerden olduğu söyleniyor. Diğer en çok ret veren ülke ise Lüksemburg. Bunun en büyük sebebi ise diğer Avrupa ülkelerine göç politikasıyla ilgili uyguladıkları sistem. Kendileri de bunu açıkça ifade ediyorlar zaten. Son zamanlarda sıkıntı çıkaran bir diğer ülke Hollanda. Genel turist politikalarını değiştirmişler. En ünlü sokaklarına turist sayısında sınırlama getirmişler ve bu sebeple ret verme ihtimalleri var. Kendileri yıllar önce iki kez ret aldığım ülkedir bu arada : ) Finlandiya ve Norveç de refah seviyesi yüksek ülkelerden olduğu için ve yine göçmen akışını önlemek amacıyla vize sürecini zora sokan ülkeler listesinde. Tabi bunlar değişkenlik gösteren asla net ifadeler ile belirtilemeyecek sadece genel istatistiklere bakılarak yapılabilecek  yorumlar sadece.

 

Bu anlamda Avrupa da en kolay vize alınabilecek ülkelerin başında Yunanistan geliyor. Özellikle yazın Yunan adalarına giden tatilciler kolaylıkla Schengen vizesi alabiliyorlar. Vize sürecinde zorluk çıkarmayan bir diğer ülke Macaristan. Diğer Avrupa ülkelerine geçiş kolaylığı ile de cazip bir ülke kendisi. Göz alıcı doğasıyla farklı bir seçenek olan İzlanda da evraklarınız tam olduğunda sorun çıkarmayan ülkelerden. Fransa’nın da pandemi süreci sonrası turist akışını canlandırmak adına vize işlemlerinde sıkıntı çıkarmadığı söyleniyor.

 

Umarım aklınızda ki sorulara cevap bulabileceğiniz, işinizi kolaylaştırabilecek bir yazı olmuştur. Aklınıza takılan diğer tüm sorularınız için bana basak.wanderlust instagram hesabımdan ulaşabilirsiniz.

 

Kolay vizeli günler : )

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



                                                               ISPARTA - DENİZLİ - UŞAK

                                                                GÜL HASADI FESTİVALİ



Haziran ayı boyunca devam eden Isparta Gül Hasadı Festivali'ne, Denizli ve Uşak'ta ki bir kaç şahane destinasyonu da ekleyerek oluşturabileceğiniz mükemmel bir rota önerisi ile geldim. Son yıllarda Isparta dendiğinde akla lavanta gelse de, şehir dünyanın en önemli gül üretim merkezlerinden. Bu güzel ilimizi Haziran ayı içinde ziyaret ettiğinizde pembe güllere, Temmuz da geldiğinizde ise mor lavantalara doyacaksınız. 

Hızına yetişemediğimiz benzin ve mazot zamlarından sonra kendi özel aracımızla seyahat etmenin yavaş yavaş tarih olduğu şu günlerde bu geziyi tur ile yapmaya karar verdim. Tur işi şans işidir. Ne kadar araştırırsanız araştırın, rehberinden mola noktalarına kadar genel olarak pek çok şeyi ancak deneyimleyerek görebilirsiniz. Şanslıydım ki güzel bir tura, harika bir rehbere ve şahane bir ekibe denk geldim. Gezengenler aracılığı ile katıldığım bu tur gözüm kapalı tavsiyemdir. Turun detaylarına ve daha fazla tura instagram hesapları üzerinden ulaşabilirsiniz. @gezengenler 


1. GÜN ( CUMARTESİ )


Cuma akşamı İstanbul hareketli başlayan turumuzun Cumartesi sabahı ilk mola noktası Isparta Güneykent  Gülbirlik Gül Fabrikasıydı. Bugün dünyanın gül ihtiyacının büyük bir yüzdesini karşılayan Isparta'da her yıl Haziran ayında düzenlenen Gül Hasadı Festivali kapsamında fabrikayı binlerce kişi ziyaret ediyor. Rehber eşliğinde gezilen fabrikada, gülün dalından girdiği şişeye kadar olan tüm yolculuğu anlatılıyor. Fabrikayı gezmeye geçmişten günümüze kadar gelen ve gül suyu yapımında kullanılan aletleri görerek başlıyoruz. Rehberimiz bize gülsuyu ve gül yağının geleneksel ve modern yöntemler ile nasıl elde edildiğini anlatıyor. Burada ki güllerin park ve bahçeler için yetiştirilen iri yapraklı ve hoş kokulu güllerden değil, yağı daha kıymetli olan, çiçeği daha küçük ve genellikle pembe renk olan sanayi tipi güller olduğunu öğreniyoruz. Orijinal gülsuyu ve gül yağının buram buram gül esansı kokmaması gerektiği, kendine has daha doğal bir koku ve aroma taşıdığı da bilgilerimize ekleniyor.




Fabrika içinde iki adet kocaman gül havuzu var. Gerçek gül yaprakları ile dolu bu havuzlarda harika fotoğraflar çekmek mümkün. Binlerce pembe gül yaprağı üzerine kendimizi bırakıveriyoruz. Yaprakların üzerinde yürümekte ayrı bir deneyim oluyor. Şüphesiz fabrikanın en ilgi çeken bölümü olarak burası biraz kalabalık ama kısa bir süre bekleyerek herkese sıra geliyor. Tur grupları fabrikaya belirli zaman aralıkları ile alındığı için biraz da olsa yoğunluk önlenmiş oluyor. Bireysel gelen ziyaretçiler de belirli bir sayı üzerinde iseler yine rezervasyon ile gezmek durumundalar. Hasat haziran ayında olduğu için ister istemez belirli bir dönemde yığılma olması rezervasyon şartını gerektiriyor.

Fabrika satış mağazasından alışveriş yapma şansınız var. Önceden bu satış noktaları bir çok ürüne daha uygun fiyatlı ulaşmamız demekti ancak ben bu gezide fiyatlara yansımış böyle bir uygunluk gözlemlemedim. Yanınızda taşımak zorunda kalmanız da cabası. Belirtmek isterim ki popüler alışveriş sitelerinde fabrika da satılan bir çok ürün daha uygun fiyatlıydı.




Fabrika gezimizi tamamlayıp gül bahçelerine geçiyoruz. Bahçeleri gezmenin kişi başı 25 tl gibi bir ücreti var. Ücret karşılığında sizlere topladığınız gül yapraklarını koyabilmeniz için işlemeli, hoş keseler veriyorlar. Galoşlarımızı giyerek bahçelere geçiyoruz. Galoş giyme sebebimiz bahçeleri korumak değil, ayakkabılarımızın kirlenmesini önlemek. Fotoğraflar da iğrenç göründüğünü düşünerek, ayakkabıların leş olması pahasına tabi ki galoşları hemen çıkarıyoruz : ) Gül yapraklarını nasıl toplamamız gerektiğini öğreniyor ve biz de gül yaprağı toplamaya başlıyoruz. 




Gül bahçelerinden pespembe kareleri galerimize ekleyerek, yeniden yola çıkıyoruz. Turumuzda sırada Eğirdir Gölü, kalesi ve Ayastefanos Kilisesi var. Devam eden tadilat dolayısıyla kapalı olan kiliseyi göremiyoruz. Göl kenarında yürüyüş yapıyoruz. Dilerseniz gölde tekne turu yapma ve içindeki minik adacığa geçme şansınız da var. Bu bölgeyi daha önce ziyaret ettiğimde seyir terasına çıkmıştım. Yukarıdan gölün güzel bir manzarası var. Burada bir de Yörük Çadırı vardı ki isterseniz göl manzaralı yemek yemeniz de mümkün. ( Akpınar Yörük Çadırı Seyir Terası )

Eğirdir 'cittaslow' yani yavaş şehirlerden. Trafikten uzak olması, hava kirliliği oranının düşük olması güzelliğini de beraberinde getiriyor. Gölün çevresinde yürüyüş ve bisiklet parkurları var. Özellikle kamp yapmayı seven gezginlerin ve motosiklet gruplarının her yıl uğradığı duraklardan bir tanesi.

Eğirdir gölü plajı olan, yüzebileceğiniz göllerden. Adını altın sarısı kumlardan alan Altınkum Plajı, suyu sığ olduğu için özellikle çocuklu aileler tarafından sıkça tercih ediliyor. Gölün suyu tatlı. Burada yüzmek değişik bir deneyim. İlk gelişimde deneyimle şansım olmuştu ve çok keyif almıştım. Vaktiniz olursa bu plajda yüzmeniz tavsiyemdir.


Eğirdir Gölü ile birlikte Isparta'ya veda ediyor, Denizli Pamukkale'ye doğru yola çıkıyoruz. 


Pamukkale, doğal ve tarihi güzellikleri aynı anda bünyesinde barındıran nadir yerlerden. Tamamını gezebilmek kafadan 4-5 saat. Turumuzun planında sadece travertenler var. Neyse ki daha önce birçok kez gezdiğim için, Hierapolis Antik Kenti'ni görmemeyi sorun etmiyorum : )

Hepsini gezecek vaktiniz olursa günü şu şekilde planlayabilirsiniz : Ören alanının üç ana girişi var ama çoğunlukla ikisi aktif kullanılıyor. Güney Kapısı olarak bilinen üst kapıdan girerseniz önce Hierapolis Antik Kenti'ni görüyorsunuz. Devamın da sırasıyla Antik Havuz ve Travertenleri görüyorsunuz. Aynı şekilde alt girişi kullanırsanız da önce travertenleri görüyor ve antik şehre doğru bir gezi planlamış oluyorsunuz.  Planlamanızı yukarıdan aşağıya yaparsanız gün batımında eşsiz bir manzara sizi bekliyor olacak. Gökyüzünün renkleri travertenlere yansıyor ve günün diğer saatlerinde gördüğünüzden çok daha dehşet bir manzara ile karşılaşıyorsunuz.

Travertenlere her türlü ayakkabı ile basmak yasak. Bu yüzden yanınıza poşet alın ki ayakkabı ya da terliklerinizi çıkardığınızda taşımanız kolaylaşsın. Yoksa benim gibi terlikleri arka cebinize sokmak zorunda kalırsınız : )

Antik Havuz'da yüzecekseniz yanınızda havlu ve mayo bulundurun. Almayı unutursanız satış yapan dükkanlar var ama fiyatlar tabi ki biraz yüksek. Antik Havuz namı diğer Kleopatra Havuzu burada yaşayabileceğiniz en eşsiz deneyim. Tarihi kalıntı ve sütunların içinde yüzmek paha biçilmez.

Travertenler ve antik kent girişi müze karta ücretsiz. Kartınız yoksa burada çıkarmanız mümkün. Aksi takdirde giriş ücreti 150 tl. MEB öğretmenleri ve 18 yaş altı için yine ücretsiz. Yaz uygulamasına göre müzeyi her gün 06:30 / 19:30 saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz. Burada bir dip not eklemek isterim ki müze kartınız olsa dahi Antik Havuz'dan ücretsiz yararlanamıyorsunuz. Havuzun 130 tl olan ücreti müze kart ile yüzde 50 indirimli olarak 65 tl ye düşüyor. Ücretin tamamını da alsalar bu eşsiz deneyim için değer.

Ve bir dip not daha. Buraya kadar gelmişken vaktiniz varsa Hierapolis'e çok yakın olan Laodikeia Antik Kentini de mutlaka görün.

Gezimizde 1. günün sonuna geliyoruz. Konaklama Karahayıt'ta ki termal otelimizde. Karahayıt - Pamukkale arası yaklaşık 5 km. Burası termal kaplıcaları ile meşhur. Bölge her yıl bu anlamda çoğu yabancı olmak üzere birçok turisti ağırlıyor. Biz turumuzun anlaşması dahilinde Richmond Termal Otelde konaklıyor ve her türlü hizmetten çok memnun kalıyoruz. Otel müşterisi olarak biri açık biri kapalı olan termal havuzlardan yararlanıyor, dilersek olimpik havuzunda yüzebiliyoruz. Dünya mutfağını da bünyesinde barındıran lezzetleri ve gece eğlencesi ile hem otel hem de otel seçiminden dolayı turumuz bizden tam puan alıyor.


2. GÜN ( PAZAR )





Bugün günlerden Işıklı Göl. Bu turu planlamamıza sebep olan rotanın ta kendisi. Her yıl Haziran ayında üzerinde açan binlerce nilüfer çiçeğine ev sahipliği yapan göl, peri masallarını andıran manzaralar sunuyor. 

Otelde aldığımız kahvaltının ardından Denizli / Çivril'e doğru yola koyuluyoruz. Göl, Çivril'in Beydilli köyü sınırları içinde. Gölün çevresinde köylü teyzeler şahane gözlemeler yapıyor. Çay kahve içebileceğiniz minik işletmeler var. Biz gruplar halinde teknelerimize yerleşiyoruz. Kooperatif tarafından işletilen tekneler 3-4 kişilik. Bazıları 5 kişi de alabiliyor. Fiyat her tekne için aynı. Kaç kişi binerseniz binin, tekne ücreti 2022 yılı için 200 tl. Bu fiyat ve süre genellikle bizim gibi gelen tur grupları için geçerli. Dilerseniz önceden rezervasyon yaptırarak daha uzun süreli bir tura katılma şansınızda var. İki saat süren bu uzun turlarda gölün ortasında yer alan adaya geçme ve burada yaşayan kuş türlerini gözlemleme imkanınız da var. Bizim kaptanımız Kamil Kaptan. Tekne turu boyunca hem samimiyeti hem de tatlı sohbetiyle gönlümüzü kazanıyor. Tur boyunca daha güzel fotoğraflar çekebilelim diye, bizi hep çiçeklerin en yoğun olduğu yerlerine götürüyor gölün. Ve bir dip notta buraya eklemek isterim ki bu tekne turlarına günün erken saatlerinde katılmakta fayda var çünkü nilüfer çiçekleri akşam üzeri 3-4 gibi kapanmaya başlıyor.




Tekne gölün açıklarına doğru yol aldıkça önce sazlıklar artmaya başlıyor. Sazlıkların ardında ise farklı bir dünya bizi bekliyor. Binlerce nilüfer çiçeği ile kaplı bir göl değil burası adeta cennet. Bir peri kızı olsam sanırım burada yaşardım. Gölü çevreleyen dağın silüeti nilüfer çiçeklerinin arasından göle yansıyor. Tekneden suya sallandırdığım ayaklarımı çiçeğin yaprakları okşuyor. Büyüleyici...

Yüzlerce kare fotoğraf ve video çekiyoruz. Hiçbiri bizi tatmin etmiyor. Göl ve manzara o kadar nefes kesici ki hiç bir karenin bunu yansıtmadığını düşünüyoruz. Yaklaşık olarak bir saat süren turumuz bitmesin istiyoruz.

Yazımın bu kısmında büyük puntolara geçmek istiyorum. Çünkü biliyorum hiç bir doğal güzelliğimizi yeterince koruyamıyoruz. NİLÜFER ÇİÇEKLERİNİ KOPARMAK YASAK. CEZASI ÇOK YÜKSEK. BU GÜZEL KÖYÜ VE GÖLÜ HER ANLAMDA KORUYUP KOLLAMAK HEPİMİZİN GÖREVİ. LÜTFEN TEMİZ TUTALIM. ÇİÇEKLERİNE ZARAR VERMEYELİM. BURANIN HER TÜRLÜ CANLININ DOĞAL YAŞAM ALANI OLDUĞUNU UNUTMAYALIM. DİLERİM Kİ SONU 'SALDA'YA' BENZEMESİN. ONUNLA AYNI KADERİ PAYLAŞMASIN.


Aklımızda kalan nilüfer çiçekleriyle yeniden yollara düşüyoruz. Hedef ilimiz Uşak. Rotamızda sırasıyla Clandras Köprüsü ve Şelalesi ve son olarak da Ulubey Kanyonu var.





Yeni rotaya başlamadan önce Clandras Balık Restoranda yemek molası veriyoruz. Bölgenin tatlı su balığı meşhur. Sadece balık değil yanında servis edilen tereyağı, meze ve salataları da bizden tam puan alıyor.

Clandras Köprüsü yani zamanının su kemeri ve suya düşen aksi çok hoş bir manzara oluşturuyor. Tarihe tanıklık etmiş bir köprünün üzerinden geçmek, suyunun şıkırtısını dinlemek ise ayrı bir his, ayrı bir zevk.

Uşak / Karahallı sınırları içinde kalan köprü, Frigyalılar döneminde inşa edilmiş ve zamanında üzerinde bulunduğu nehrin iki yakasına su taşımak amacıyla kullanılmış. 




Aynı nehir üzerinde bulunan ve 1960 yılında kurulan Karahallı Hidroeletrik Santralı ise Türkiye'nin ilk santrallerinden olup, kurulduğu günden itibaren kesintisiz elektrik üretmekte.




Pekiiiii Dünya'nın en büyük 2. kanyonunun Türkiye'de olduğunu biliyor muydunuz? Ulubey Kanyonu, 77 km uzunluğuyla ABD de ki Grand Canyon dan sonra dünyanın en uzun 2. kanyonu. Bu kanyon Büyük Menderes grabeninin çökmesi sonucu oluşmuş. 2013 de tabiat parkı ilan edilip, 2015 yılında da üzerine cam bir seyir terası kurulmuş. Değeri geç keşfedilen yerlerden yani. 




Kanyonda müze kart geçerli değil. Terasa çıkış kişi başı 10 tl. Galoş giyerek gezmeniz öneriliyor. Her yerde çöp bidonları olmasına rağmen galoşlar yerlerde uçuşuyor. Bir öğretmen olarak kendimi sorguladığım anlar yine. 'Nerede yanlış yapıyor, neden eğitemiyoruz? 




Kanyon bizim turumuzun son rotasıydı. Bireysel gelmiş olsaydım bu rotaya ekleyeceğim bölgeye yakın diğer güzel noktalar şunlar olurdu:


1.  Laodikeia Antik Kenti

2. Blaundos Antik Kenti

3. Taşyaran Vadisi

4. Antik Havuz ( Kleopatra Havuzu )


Daha önce ziyaret ettiğim için plana dahil etmeyeceğim ama sizlere tavsiye edebileceğim diğer rotalar ise: 


1. Salda Gölü

2. Burdur Arkeoloji Müzesi

3. Sagalassos Antik Kenti

4. Ve eğer gezinizi Temmuz ayı içerisinde gerçekleştiriyorsanız Isparta / Kuyucak Köyü lavanta bahçeleri.

Bir sonra ki yazım da bu rotanın bilgi ve önerilerinin geleceğini de buradan duyurmuş olayım o zaman.

Siz bu satırları okurken ben çoktan yollara düşmüş olacağım. Ve döner dönmez sizlerle paylaşacağım. Kalbime, ruhuma iyi gelen, kalbinize ruhunuza iyi gelsin diye...






  

18.04.2022



 


                       KAZ DAĞLARI KÖYLERİ:

 

GÜRE, ALTINOLUK, ADATEPE, YEŞİLYURT

 

İsmi Yunan mitolojisinde Zeus’un doğduğu dağın isminden gelen ‘İda’ yani Kaz Dağları, mitolojide üç büyük tanrıça arasında geçen ünlü güzellik yarışmasının yapıldığı yer olmanın yanı sıra Troya Savaşı’nın çıkmasına neden olan Çoban Paris’in büyüdüğü yer olarak bilinir.

Kaz Dağları sadece Türkiye için değil, tüm dünya için çok önemli bir biyoreserv alanı. Alpler’den sonra dünyanın en önemli 2. Oksijen deposu. Bilinenin aksine bu oksijeni üreten orman değil, denizde ki yosunlarmış. Yani oksijen deniz de üretiliyor ve dağların arasında ki kanyonlardan bir baca misali yukarı vakumlanıp yoğun olarak 800-1200 metre arasında birikiyormuş. Bu bölge de az uyusanız da, hep dinç uyanmanız işte bu yüzdenmiş.

Mitoloji ile harmanlanan tarihi, her derde deva zeytinyağı ve zeytin ağaçları arasına saklanmış denize uzaktan göz kırpan köyleriyle Kaz Dağları, başlı başına bir kültür, başlı başına bir rota…


 

GÜRE : KAZ DAĞLARI’NIN ANIT ÇINARLARIYLA MEŞHUR KÖYÜ

 

Güre dendiğinde akla ilk önce kaplıcaları gelse de, meydanından sokaklarına, çay bahçesinden mesire alanlarına bugün koruma altında olan yüzlerce anıt çınarda burada.

Tarihi dokusu bozulmayan köylerden Güre. Eski zeytinyağı fabrikaları, aynı kadraja giren cami minareleri ve fabrika bacaları, taştan yolları, tek katlı köy evleri, camdan cama konuşan teyzeleri ve kapı önü sohbetleri…

İlginç hikayeleri vardır bizim buraların. Mesela buralı kızların günümüzde aynı ailenin erkek evlatlarından daha zengin olması gibi… Eskiden köyün yaşlıları göçüp gitmeden önce eğer ellerinde zeytinlikleri varsa ailenin erkek çocuğuna bırakırmış. Zeytin geçim kaynağı ve çok önemli çünkü. Kızlara ise o dönem değeri olmayan deniz kenarında ki araziler verilirmiş. Ama gel gelelim devir değişmiş, devran dönmüş. Bugün buraların zenginleri, sahil kenarında restoran ve butik otel işletenleri işte o sahil arazilerinin sahibi kızlar hep : )




Homeros’un İlyada Destanı’na göre tarihte bilinen ilk güzellik yarışması MÖ 2000 de bugün Kaz Dağları olarak bilinen İda Dağında yapılmıştır. Ve hatta kaplıcalarının bilinen güzelleştirici özelliğinden olacak ki, tam yerin Güre olduğu düşünülür. Yarışmacılar Hera, Athena ve Afrodit’tir. Güzellerin her biri kendisini seçmesi için Paris’e önerilerde bulunurlar, sonuçta Paris elinde ki elmayı Afrodit’e verir. Yarışma sonrası Paris aşık olduğu Helen’i Afrodit yardımıyla kaçırır ve Troya Savaşı’nın başlamasına neden olur.

Güre’ye geldiğinizde anıt çınar ağaçlarının altında otlu gözleme yemeden, kekik çayı içmeden, kaplıcalarında güzelleşmeden ve sahilinde balık yemeden dönmeyin.

Ayrıca Güre’ye çok yakın olan Tahtakuşlar ve Çamlıbel Köylerini de gezmenizi öneririm.

 




 

TAHTAKUŞLAR VE ÇAMLIBEL :

 

Tahtakuşlar sadece etnografya müzesi için bile görülmeye değer bir köy. Emekli İlkokul öğretmeni Ali Kudar tarafından açılan müzenin en ilgi çekici parçası deri sırtlı deniz kaplumbağası. Türkü üstadı Alibey Ekber Çiçek’in kabri de kendi vasiyeti üzerine bu köyün mezarlığında.

Köyün mezarlığı da görülmesi gereken yerlerden. Tahtakuşlar, zamanın durduğu, ölülerin hayatın içine dahil olduğu ve bin yıllık şaman geleneklerinin sürdürüldüğü bir köy. Burada hayat insandan yana… Bundan sebep ölülerin kabri başında yas tutmak ağlamak yerine, kayıplarını onların sevdiği türküler, yemekler ve renklerle anıyorlar. Bayramlarda, Hıdırellezlerde mezarlık tam bir renk cümbüşüne dönüyor. Mezar taşları rengarenk yazmalara bürünüyor. Sevdiğinin kabri başında kahve içip sohbet eden de var, en sevdiği türküyü mırıldanarak yad edende…




Tahtakuşlar’a komşu olan diğer köy ise Çamlıbel. Tuncel Kurtiz’in kabri ise bu köyde. Hayattayken işlettiği butik oteli şu an aile yakınları işletiyor.

 


ANTANDROS ANTİK KENTİ :

 

Güre’den ayrılıyor ve Altınoluk’a devam ediyoruz. Altınoluk’a gelmeden, Balıkesir-Çanakkale yolu üzerinde sağ tarafta Antandros Antik Kenti karşılıyor bizi. Antandros isim olarak Vergillus tarafından yazılan ve Roma’nın kuruluşunu anlatan ‘Aeneas’ adlı destanda geçmekte. Eserde Antandros’tan, Akhalar ve Truvalılar arasında çıkan savaş sonrası, Troya kentinden babası, eşi ve çocuklarıyla kaçan Aeneas’ın geldiği yer olarak bahsediliyor.

Aeneas, o zamanlarda gemi yapımında oldukça gelişmiş olan Antandros kentinde yaptırdığı 20 adet gemi ve savaştan sağ çıkan Truvalılar ile birlikte kendilerine yeni bir vatan arayışı içine girer. Bu amaçla sonu İtalya’nın Castro şehrinde biten bir maceraya atılırlar. Gittikleri her yere zeytin dalı götürmeleri ile ün yapmış olan bu arayışlar sonucunda eski Roma’nın temelleri atılacaktır. Bu nedenle günümüzde Castro ve Altınoluk hala kardeş şehir olarak anılmaktadır.

 


ALTINOLUK : KAZ DAĞLARI’NIN ‘ALTIN’ KÖYÜ

 

Bizim buralarda aynı köyün Kaz Dağları tarafında merkezi, deniz tarafında ise daha sonraları turizm ile gelişerek köyden ön plana çıkan sahil şeridi vardır. Sebebinden yukarıda bahsetmiştim. ( Hani şu kızlara bırakılan ve sonradan değer kazanan deniz kenarında ki araziler: )

Bu durum hem Güre hem de Altınoluk Köyleri için geçerli. Biz Altınoluk’u gezmeye Kaz Dağları içinde kalan köy meydanından başlayacağız. Önce en meşhurundan Cemil Usta’nın yerinde kahvaltı yaparak. Gerçek Ege kahvaltısı dendiğinde olması gerekenler: saf zeytinyağı, bölgenin zeytinleri, karadut reçeli, Kaz Dağı balı ve kekiği, ekşi maya köy ekmeği, köy salçası, tazecik yeşillikler, dumanı üzerinde mis gibi kapaktan kesme (bir çeşit hamur kızartması) otlu gözleme, Balıkesir’in meşhur peynirleri, çay illa olacak ama yanına koruk yada karadut suyu… Birini bile es geçseniz içime sinmez, bizim buraların kahvaltısından yapmış saymam sizi : )

Cemil Usta’nın mekan çınar ağaçlarının altında. Önü köy meydanı ve Edremit Körfezi, arkası Kaz Dağları. Sol yanı Abdullah Efendi Konağı… Konağın geçmişi 160 yılın üzerinde bir tarihe dayanmakta. Konağın ilk sahibi o tarihte var olan Papazlık Kilisesi’nin rahibi. 1. Dünya Savaşı’nın sonu, Kurtuluş Savaşı öncesinde rahibin Midilli’ye göç etmesi ve mallarını Midilli’den Abdullah Efendi ile değiş tokuş yapması nedeni ile konağın sonra ki sahibi Abdullah Efendi olmuş ve konak o zamandan sonra Abdullah Efendi Konağı olarak anılmış.

 


CAM SEYİR TERASI :

 


Kaz Dağları Cam Teras için Çanakkale yönü, Altınoluk merkezi geçtikten sonra Doyran Köyü’ne sapmanız gerekiyor. Anayoldan köy 4 km ve yol asfalt. Kalan 7 km’lik kısmı ise dağ yolu. ( belirtmek isterim ki biz İ20 ile Cam Teras’a çıkabildik.) 11 km sonra Kaz Dağları Milli Park sınırına ulaşıyorsunuz. Teras bu noktaya 100 metrelik bi yürüme mesafesinde. Giriş ücreti 9 tl (2021 fiyatı) Kendi aracınızla gelmek istemezseniz, Akçay ve Altınoluk’tan kalkan tüm jeep safariler Cam Teras’a uğruyor.

 


ŞAHİN DERESİ KANYONU :

 

Eğer kanyona cam terastan devam edecekseniz artık milli park sınırında olduğunuz için bölgeyi ‘alan rehberler’ ile gezmek zorundasınız. Ya da Doyran Köyünden ana yola çıkıp Altınoluk köy merkezine gelmeden ‘Bent Yolu’nu’ takip ederek, kanyonun piknik alanı kısmına ve buradan da yüzebileceğiniz havuzlarına ulaşabilirsiniz. Mesire alanı giriş kişi başı 4 tl (2021) Otopark sorunu yok. Wc var. Ateş yakma izni var. Mangal ve piknik yapabilirsiniz. Buz gibi suyun içinden yürümeyi göze alırsanız biri küçük biri büyük iki şahane havuz ile ödüllendirileceksiniz. Yukarıda bahsettiğim jeep safariler eğer turun ‘şelaleler’ seçenekli olanını aldıysanız yine yüzme molalı olarak bu kanyona uğruyorlar.

 


ADATEPE :  GÜZELLER GÜZELİ REFİKA’NIN KÖYÜ

 

Kaz Dağları’n da her köyün ayrı bir hikayesi, ayrı bir vizyonu var. Dantel gibi sokakları ve pırıl pırıl tarihi evleri ile Adatepe’nin de öyle… Kurtuluş Savaşı’na kadar Rumlar ve Türkler birlikte yaşamış bu köyde lakin mübadeleden sonra köy yaklaşık 1980’lere kadar atıl durumda kalmış. Köyü yeniden keşfeden bir grup gönüllü buradaki bazı evleri satın alıp, aslına uygun restore ettirmişler. Ve böylece köy için kara talihin dönüm noktası başlamış.

Köyü gezerken, köyün müthiş manzaralı bir yamaçta ama deniz manzarasını nadir gören bir şekilde kurulduğunu fark edeceksiniz. Bunun sebebi zamanında denizden gelen işgalci ve korsanlardan köyü gizlemekmiş. Yüzyıllar içinde korsan tehlikesi azalınca köy yavaş yavaş denize doğru büyümeye ve sahilde bir liman oluşumuna yönelmeye başlamış. Bu dağ köyünün sahili olarak Küçükkuyu da anca o zaman gelişmeye başlamış.

Köye geldiğinizde uğrayabileceğiniz yerlerden biri Hüseyin-Meral Zeytinevi. Burası aslında minikte bir müze. Hüseyin Bey ve Meral Hanım hem kendi zeytinyağı ve sabunlarını satıyorlar hem de geçmişten günümüze yağ sıkımında kullanılan bir çok objeyi de yine burada sergiliyorlar.

Köyün en çok ilgi çeken ve mutlaka görülmesi gereken noktası şüphesiz Taş Mektep. Taş Mektep, okul olarak 1985 yılına kadar hizmet vermiş. Sonra öğrenci azlığı sebebiyle kapatılmış ve kaderine terk edilmiş. Evleri alıp restore eden grup burayı valilikten kiralayıp restore ettirmiş. Okul günümüzde felsefeden edebiyata bir düşünce merkezi. (iki yıldır pandemi sebebiyle kapalı olduğunu ve sadece bahçesinin gezilebildiğini belirtmek isterim.)

Adatepe’ye geldiğinizde Arnavut kaldırımlı sokaklarında keyifle yürüyüp, restore edilmiş şahane evlerini gördükten sonra köy meydanında bu bölgenin hemen hemen her yerinde meşhur olan koruk ve karadut sularından içmenizi ve gözleme-mantı karışımı bir lezzet olan ‘manlama’ denemenizi öneririm.

 

ZEUS ALTARI :

 

Köye gelmeden yaklaşık bir 300 metre önce sağınızda Altar’ın girişini göreceksiniz. 2021 yılında devam eden orman yangınları sebebiyle tüm yaz kapalı kalan altarı daha önce ziyaret etmiş olduğum için temel bilgileri vermek istiyorum. Aracınızı giriş noktasına park ettikten sonra ormanın içindeki patika yoldan  800 metre kadar yürüyerek altara ulaşıyorsunuz. Burada taştan büyük bir sunak var. Mitoloji, Zeus’un Truva Savaşı’nı bu sunaktan izlediğini rivayet ediyor. Manzara nefes kesici. Bütün Edremit Körfezi Midilli Adası ile beraber ayaklarınızın altında.

Köyün bir de zeytinyağ müzesi var lakin yukarıda köyde değil. Edremit-Çanakkale yolu üzeri, Küçükkuyu’da.

 


ADATEPE ZEYTİNYAĞI MÜZESİ :

 

‘OLEA PRİMA OMNİUM ARBORUM EST’   ‘ZEYTİN, BÜTÜN AĞAÇLARIN İLKİDİR’

 

Müzenin giriş kapısında bizi güzeller güzeli Refika karşılıyor. Sadece müzenin değil, köyün de simgesi Refika.

Köyün Türk ve Rum cemaati arasında çok sevilen Refika, hem güzel hem de çok neşeli bir kızmış. Düğünlerde şarkılar söyler, çokta güzel dans edermiş. Refika’nın güzelliği ve iyilik severliği Adatepe köyünün yanı sıra çevre köylerde de dillere destan olmuş. Özellikle zeytin zamanı Refika’nın çalıştığı tarlalarda köylüler hem zeytin toplar hem de Refika’nın şarkılarını dinlermiş.

1.Dünya Savaşı’na kadar iki cemaat Adatepe köyünde barış içinde birlikte yaşamış. Ancak savaş tüm Anadolu da olduğu gibi Adatepe köyüne de felaketler getirmiş. Savaşla birlikte köyün Türk ve Rum cemaatleri arasında çatışmalar baş göstermiş. Tüm bu kargaşaya rağmen Refika yine de Türkler arasında sevilmeye devam etmiş ancak ne var ki savaş sonunda Türk ve Yunan hükümetleri arasındaki antlaşma sonucunda Refika da diğer Rumlarla birlikte köyü terk etmek zorunda kalmış.

Refika’nın köyden ayrılışı Türkler arasında büyük bir üzüntüye yol açmış. O gittikten sonra bile O’nun adına türküler yakılmış ve her fırsatta, özellikle düğünlerde o’nun türküsü okunup, O’nun adına danslar edilirmiş. Bu gelenek Adatepe köyünde hala devam etmekte. Bir gün olurda müzeyi ziyaret ederseniz, fonda O’nun adına yakılan türkü çalıyor olacak.

İki kattan oluşan müze halen aktif olarak yağ da üretiyor. Giriş katında zeytin küpleri ile başlayan yolculuk, üst katta eski dönem yağ sıkma makinelerinden, sabun yapma tekniğine kadar devam ediyor. Müzeyi haftanın her günü ücretsiz gezebilir, hediyelik eşya mağazasından alışveriş yapabilirsiniz.


 

YEŞİLYURT :  KAZ DAĞLARI’NIN EN GÜZEL KÖYÜNÜ EN SONA SAKLAMIŞ OLABİLİRİM : )

 


Eski adı ile Büyük Çetmi şimdi ki adı ile Yeşilyurt olarak bilinen köy, eski bir Rum köyü olarak bilinse de gerçekler biraz farklı. İstanbul’un fethinde ki katkılarından dolayı Fatih Sultan Mehmet, Türkmenlere bu köy ile birlikte birçok köyü de hediye etmiş. Onlarda yerleşik düzene geçince ev yapmaları için karşı kıyıdan Rum taş ustalarını davet etmişler. Zamanla onlarda köyün alt kısmında yaşamaya başlamış. Yeşilyurt Rumların ve Türkmenlerin bir arada mutlu yaşadığı bir yerken, Yunan işgali sonrası durumlar değişmiş. Mübadele de Rumlar gitmek zorunda kalmış. Şimdi köyün yerlileri Yörükler.

Köyün içinde ki tarihi yollardan 2000 yıl önce Romalı tüccarlar ve askerler geçerlermiş. Antik İyonya bölgesinin kentleri arasında ki ulaşım geçişi bu yollarmış. Sonra Kurtuluş Savaşı sırasında Kuvayi Milliye’ye erzak ve cephane taşınmış buralardan…

Aynen Adatepe köyünde olduğu gibi bu köyünde değişik bir konumu var. Kaz Dağları’n da yüksek bir noktada bulunduğu için sokak aralarından deniz illa göz kırpıyor size lakin aşağıdan bakıldığında köyün hiçbir evi görünmüyor. Bu da vakti zamanında yine köyü korsan saldırılarından korumak içinmiş.

Köyün öne çıkan yapıları arasında Yeşilyurt Köy Konağı, köyün camisi, şu an kullanılmayıp atıl durumda bırakılan ancak restore edilecek olsa şahane bir yapıya dönüşme garantili köy okulu ve konaklamak için ekonomik şartlar el vermese bile uğrayıp mutlaka görülmesi gereken Çetmihan Otel var. Bunun dışında köy, sanat eseri gibi boyanmış kapılarıyla meşhur. Her sokağına girmek, her bir evi görmek istiyorsunuz.




Köyün bir de müzesi var. Ufak ama çok hoş bir müze. İsmi Kariye Teknoloji Müzesi. Müze, bireysel bir koleksiyonun sergiye açılması ile oluşmuş. Arabadan telefon bugünün bilinen markalarının hikayelerini anlatıyor. Çok şaşırtıcı şeyler var mesela bugün ünlü bir çanta olan ‘Hermes’ aslında bir daktilo üreticisiymiş. (alıntıdır)

Adatepe köyü ile oldukça yakın olmalarından sebep, mimariden mutfağa çok ortak noktaları var. Gözlemenin sarımsaklı yoğurtla mantı gibi servis edilen şekli olan ‘manlama’ her iki köyünde ortak lezzeti. Tatmanız gereken bir diğer lezzet ise Çetmi Tatlısı. İçinde elma püresi, ceviz ve tahin helvası var. Kızartılıp pudra şekeri ile servis ediliyor. Türk kahvesi yanına, manlama üzerine de çok yakışıyor : )




Mutlaka denemeniz gereken bir diğer lezzet ise otlu dondurma. Kaz Dağları’na has bir kekik türü olan limon kekiği, fesleğen, reyhan, lavanta çeşitlerden sadece birkaçı.

 

Çocukluğumun geçtiği, her yaz tekrar tekrar keşfetmekten çok keyif aldığım bu rotayı dilerim sizlerde ilk fırsatta deneyimlersiniz.

Ben gezmeye ve paylaşmaya devam edeceğim.

Kalbime iyi gelen ne varsa paylaşacağım… Kalbime iyi gelen, kalbinize iyi gelsin diye…